Yazan ses

Herkes okusun diye yazı yazmaya pek alışık değilim. Genelde kendi kendime düşüncelerime şekil vermek, gidişatımı anlamak, kendimi tanımak, günüme/anıma ilham vermek için yazı yazarım. O yüzden de yazarken kullandığım sese pek aldırmam, kendimin duymaya alışık olduğu veya duymaktan çekindiği, duymaya çalıştığı binlerce sesimden biridir. Şimdiyse kendimle konuşmadan yazmaya çalışmak beni biraz korkutuyor. Bu ses hem tanıdık hem de çok yabancı. İster istemez biraz yapmacık geliyor sanki ne kadar istersem isteyeyim tamamen bana ait olamayacak bir parçam gibi çünkü sosyal dünyaya ait olan o kişi hiçbir zaman bana ait olamıyor.
Bir yandan da tecrübeli bloggerlardan aldığım tavsiyeler doğrultusunda aldığım karar da bende biraz endişe yaratıyor. Çünkü arada sırada daha çok katılım sağlamak, iyi tartışmaları desteklemek için biraz şeytanın avukatlığını yapmam ya da en azından her yazımda en baştan kimseye söyleyecek bir söz bırakmayan çok dengeli bir görüş yerine madalyonun bana daha yakın yüzünü savunmam gerektiğine ikna oldum ama ben hayatımda hiçbir düşünceyi öyle çok kuvvetli savunmayı sevmem, belli başlı prensiplerim hariç ukalalıktan da korkarım (tabi ben kendi bildiğime güvenirim o ayrı).
Neyse, zaman herhalde bu takıntıları da aşıp hem keyifli hem daha içten yazmama yardımcı olacaktır.